Ana Sayfa Blog Sayfa 4

EKŞİLİ BALIK

0

Aylardır verdiğimiz tarifler amacına ulaşmış; Marmarisliler artık evlerinde eskisi gibi geleneksel balık mutfağının çeşitlerini yapıyorlar. Ayrıca Bu sayıda tarifini verdiğimiz Ekşili Balığı pişirdiğimiz mekan olan Yelken Restoran’da ve bir kaç Marmarislinin daha işlettiği restoranlar da mönülerine Marmaris’in bu özel balık yemeklerini eklediler. Bu restoranların tek rakibi ev hanımlarıf Balığı normalde erkek pişirir fakat bu tarifler genelde bayanlar tarafın rağbet gördü, tavada kızartıp geçmeye benzemez!). Erkeklerin kolaya kaçıp tavayla işi bitirme girişimleri artık yutulmuyor. Ama bu tarifler o kadar kolay ki tembel erkekleri de harekete geçirebilir. Hadi o zaman rekabeti arttıralım ve restoranları, kadınlan ve erkekleri birbirine düşürecek o muhteşem lezzetin tarifine ve yapılmasına başlayalım..

Malzemeler

1 Kg. Balık (tercihen Lapa-Kopez veya Hanyuz),

1 kahve fincanı zeytinyağı,

1 çay kaşığı karabiber,

1 çay kaşığı kimyon,

1 çay kaşığı tuz,

1 tatlı kaşığı(çekilmiş) sarmısak

1 tatlı kaşığı pul biber,

1,5 limon suyu,

2 çorba kaşığı salça,

2 çorba kaşığı un, su

YAPILIŞI

1 -Balıklar pulları, kamı ve solungaçları alındıktan sonra tuzlanır.

2-Tuzda üç saat bekletildikten sonra, unlanıp, zeytinyağında kızartılır.

3-Ayn bir tavada yine zeytinyağı ile iki yemek kaşığı un pembeleşene kadar kavrulur.

4-Sonra salçada ilave edilip, kavrulmaya devam edilir.

5-îçine yetecek miktarda su ilave edilir. Sanmsak ve limon eklendikten sonra kaynamaya bırakılır.

6-Unlanarak kızartılmış balıklar hazırlanan sosun içine düzenli bir şekilde yerleştirilir. Baharat olarak karabiber, pul biber ve kimyon koyulur. On dakika daha kaynatıldıktan sonra sıcak olarak servis yapılır.

Read More about Ebru

Hasankeyf

0

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yapımı süren llısu Bara- jı’nın suları altında kalma tehlikesi yaşayan tarih ve kültür hâzinesi Hasankeyf, tüm yaşananlara hatta Dicle’nin sularına meydan okurcasına bütün görkemiyle dimdik ayakta…

Romalılar’ın, İran sınırını denetim altında tutmak için Dicle’nin yatağından 100 metre kadar yüksekte bir kale yapmasıyla başladı Hasankeyf ile Dicle’nin komşuluğu… Artuklular’ın,12’inci yüzyılda Dicle’nin geçit vermez sularının üzerine yaptıkları köprüyle de birbirlerine sıkı sıkı bağlandı iki komşu… Ancak hırçın komşu Dicle’nin suları önce Hasankeyf Köprüsü’nü yok etti. Şimdi de Dicle’nin sularının Hasankeyf’i tamamen yok etmesi gündemde…

Hasankeyf sokaklarına ilk adımını atanları, “Barajımı istiyorum”, “Baraj medeniyettir” pankartları karşılasa da hiç kimsenin gönlü yüzyıllar boyunca binbir felakete direnerek günümüze ulaşan bu topraklarının sular altında kalmasına razı değil. En güzel de çocukların dudaklarında ifade buluyor Hasankeyfliler’in istekleri: “Önce tarihi kurtaralım, sonra baraj yapalım…”

Hasankeyf’in tek geliri turizm

Baraj sularının altında kalacağı için yıllardır hiçbir yatırımın yapılmadığı Hasankeyf’te yaşayanların en önemli gelir kaynağı tarihin bıraktığı mirası görmeye gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler…

Etrafında sayısız eski mağara konut barındıran Hasankeyf’e gelenlerin zamanda yolculuğu, Hasankeyf Kalesi’ne doğru tırmanmalarıyla başlıyor. Kaleyi gezmeye başlayanların gönüllü rehberliğini Hasankeyf’in çocukları yapıyor. Küçük rehberlerin efsanelerle süsleyerek anlattıkları birbirinden ilginç öykülerle tarihin bilinmez dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz ince.

Kalenin içi kimine ev kimine de işyeri olmuş… Hasankeyfliler, keçileri, eşekleri, köpekleriyle tarihin koynunda yaşamlarını ördürüyorlar. Kaleye tırmanmaktan yorulduğunuzda yerleri minderler ve halılarla kaplı otantik bir mekanda oturup tarihe e Dicle’ye karşı buz gibi bir ayran ya da sıcak bir çayı yudumlayabilirsiniz. Ya da canınız yöresel giysiler, el emeği ürünler allak istiyorsa kaledeki yolculuğunuz sırasında mutlaka bu tür rünler satan dükkanla karşılaşırsınız.

Hatta Türk Sineması’nın ölümsüz yapıtlarından “Boş Beşik” filminde kullanılan beşik de mola verdiğiniz otantik mekanlardan birinin tavanında asılı bir şekilde sizi karşılar. Kalenin en üst noktasına ulaştığınızda ise muhteşem manzarasıyla bütün Hasankeyf, ayaklarınızın altına serilir… Karnınız acıktığında ise kalenin eteklerinde Dicle’nin suları üzerinde kurulu balıkçı lokantalarında taptaze balıklar sizi beklemektedir…

Asıl adı Süryanice kökenli Hesna Kepha’yken, Osmanlı egemenliğine girdikten sonra Hasankeyf diye anılmaya başlanan bu tarihi kent, 5’inci yüzyılda bir Süryani piskoposluk merkeziydi. Daha sonra Abbasiler’in, Hamdaniler’in ve Mervaniler’in yönetimine girdi. Bu dönemlerde Hasankeyf, Arapça’da “kayahisar” ya da “kayakale” anlamına gelen “Hısn Kayfa” adıyla anıldı.

Diyarbakır ve Cizre’yi bağlayan önemli kara ve su yolu üzerin-de bulunan ve savunulması kolay bir nokta olması nedeniyle pek çok medeniyeti ağırlayan Hasankeyf, 1101-1231 tarihleri arasında Artuklular’a yurt ve başkentlik yaptı. Hasankeyf, bu dönemde önemli eserlere kavuştu. Ancak bu eserlerin büyük bir bölümü 1260 yılında İlhanlIlar tarafından yağmalanıp tahrip edildi. Artuklular’ın yürüttüğü bayındırlık çalışmalarıyla değerli mimari eserlere ve bir darphaneye kavuşan Hasankeyf, İlhanlılar’ın bu saldırısından sonra eski canlılığını ve zenginliğini koruyamadı.

Yörede kısa bir süre egemen olan Akkoyunlular, Hasankeyf’te yeni yapılar inşa ederken, yıkılan bazı Artuklu eserlerini de onardılar. Daha sonra Safevi Devleti’nin yönetimine giren Ha-sankeyf, 1517’de Osmanlı Devleti’ne katılarak, Diyarbakır Eya- leti’ne bağlı bir sancak merkezi yapıldı.

Suyu kinetik enerjiye çevirerek insanlığın hizmetine sunan ve aynı zamanda su saatleri, otomatik kapılar, çeşitli fıskiyeler, şif¬reli kilitlerin mucidi 12’inci yüzyılın en önemli bilim adamların¬dan El Cezeri’nin yaşadığı bu topraklar, günümüz de pek çok kültürün izlerini barındırıyor.

Read More about EKŞİLİ BALIK

Ebru

0

Geleneksel Türk sanatlarının en eskilerinden biri olan ebru, günümüzde sadece birkaç meraklının çabalarıyla sürüyor. Oysa ebru, her yönüyle farklı ve benzersiz bir sanat

Ebru, kâğıt süsleme sanatlarının en önem-lilerinden biri… Bütün Osmanlı sanatlarında olduğu gibi usta-çırak usulü ile öğrenilen ve sanatçının iradesi dışında birçok değişkenden etkilenen bir sanat. Ebru, renklerin suyla dansımn yarattığı bir ahenk aslında. Bazı kaynaklar ebrunun, yüz suyu anlamına gelen “ab-ı ru” sözcüğünden, bazı kaynaklar ise Orta Asya dillerinden Ça- ğataycada hareli görünüm, damarlı kumaş ya da kâğıt anlamına gelen “ebre’den geldiğini söylese de en yaygın kanı, kelimenin kökeninin Farsça bulutumsu anlamına gelen ‘ebri”den gelmiş olduğu.

Zorlu ve emek isteyen ebru, geri dönüşü ve tekrarı olmayan, çok değişkenli bir sanat. Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler, özellikle de İtalyanlarca sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti. Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman, yetiştirdiği öğrencilerle bu sanatın korunup tanınmasında etkili oldu.

Ebru yapımı

Günümüzde yirminin üzerinde farklı çeşidi olan ebrunun yapılışı oldukça zevkli ve sabır isteyen bir iştir. Önce uygun bir kâğıt seçmek gerekir. Çünkü her kâğıda ebru yapılmaz. Kâğıt, boyayı iyice emecek nitelikte ve dayanıklı olmalıdır. Eskiden hattatlar yazı yazmak için yüzeyine “ahar” denen özel karışımlı (nişasta ve yumurta akı) bir sıvı sürülen ve bu yüzden “aharlı” denilen kâğıt türünü yeğlerlerdi. Ebrucular ise bu tür kâğıtlar boyayı iyi emmediği için “aharsız” da denen ham kâğıt kullanırlardı.

Ebru için gereken malzemeler

Ebru yapmak için genellikle dikdörtgen biçiminde, büyükçe ve yayvan bir tekne gerekir. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan kitre, belli bir oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Kitre yerine salep, keten tohumu, ayva çekirdeği, gazyağı gibi birçok değişik madde de kullanılmaktadır. Kitre ile yapılan bu karışım 12 saat kadar bekletilir ve zaman zaman katıştırılır. Kitre bu süre sonunda erir ve karışım boza kıvamını alır. Daha sonra küçük fincanlarda ebru için boya hazırlanır. Bu amaçla kullanılacak boya çok ince toz haline getirilmeli ve suda eriyip dağılmayan bitkisel ve kimyasal boyalardan olmamalıdır. Fincanda su ile iyice karıştırılarak sıvılaştınlan boyalara ayrıca iki kahve kaşığı taze sığır ödü katılır.

Bu işlemin amacı, iyice ezilmiş boyanın dibe çökmeden yüzeyde kalmasını sağlamaktır. Bu biçimde hazırlanan değişik renkteki boyalar, özel tekneye boşaltılmış olan boza kıvamındaki sıvının yüzüne serpilir. Yüzeyde birikintiler halinde kalan bu boyalar daha sonra tahta bir çubukla karıştırıldığında ya da yayıldığında, şaşırtıcı ve ilginç desenler ortaya çıkar. Ayrıca hazırlayanın isteğine göre belli desenler de elde edilebilir. Bu desenlerin üzerine yatırılan özel kâğıt, 5-10 saniye sonra, iki ucundan tutularak kaydırmadan ve oynatmadan, kitap sayfası açar gibi bir yana doğru kaldırılır.

Kâğıt, boyalı tarafı üste gelmek üzere uygun bir yere serilerek kurutulur. Böylece ortaya binlerce ayrıntı ve renk taşıyan desenler çıkar. Eğer, bu desenlerin arasına bir yazı ya da herhangi bir çiçek motifi yerleştirilmek istenirse, başka bir yöntem uygulanır. Yazı ya da motif, bir kâğıda yazılır ya da çizilir. Keskin bir araçla kenarları kesilip kalıp çıkarılır ve ebru kâğıdına zayıf bir yapıştırıcı ile yapıştırılır. Kâğıdın, yapıştırılan desenin bulunduğu yüzeyi yukarıda anlatıldığı gibi teknenin içine yatırılır. Elde edilen ebru kuruduktan sonra, hafifçe yapıştırılmış olan bölüm sökülünce yazı ya da motiflerin yerleri boş kalır. Bu yöntem hattat ve ebru ustası Necmeddin Okyay tarafından bulunduğu için bu yöntemle yapılan ebrular “Necmettin Ebrusu” denir.

Ebru türleri

Ebrunun “battal ebru”, “taraklı ebru”, “çiçekli ebru” gibi türleri bulunuyor. Battal ebru, bilinen en eski tarz. Diğer bütün desenler, battal deseninden çıkıyor. Bu desene ebrunun anası ya da atası demek mümkün. Yapımı öd sıralarına göre, yani ödü az olan boyalan önce, çok olan boyalan sonra atma suretiyle yapılır. Tek veya çok renkli olabilir. Boyalar teknenin yüzeyine serpilir ve daha sonra kâğıda aktarılır. Taraklı ebru ise battaldan sonra yapılan gelgit deseninin üzerine taraklar yardımı ile yapılan desen türüdür. Gelgit yapmadan da taraklar yardımı ile değişik desenler elde etmek mümkündür. Ebru, ciltçilikte ve hattatlıkta çok kullanılırdı.

Read More about Hasankeyf

Yeni Ahit

0

Bu tablo halen bütünün bir parçası olmaktan öteye gidemiyor ama yine de İsa’nın izinde bir zaman yolculuğunu yönlendirebilecek nitelikte.

İsanın kendisi geride tek metin bile bırakmadı. Aralarında hiçbir âlimin bulunmadığı yoldaşları da, onlara önemli görünen şeyleri sözle aktardılar ama yazıya geçirmediler. İsa’nın hayatı ve icraatlarına ilişkin en önemli kaynak Yeni Ahit’tir. Dilbilimciler ve din bilimcilerin İncil’deki metinleri yorumlamalarından ortaya çıkardıklarına göre, ancak 40-50 yılları arasında Hıristiyanlar, Celileli adamın birçok konuşmasını ve meselini toplayıp kâğıda döktüler. Ama bu «kelam kaynağı» (ya da konuşma kaynağı) çoktan kaybolup gitti.

Muhafaza edilmiş en eski tanıklıklar, Paulus’un 50 yılından sonra kaleme aldığı mektuplardır. Helen kültürü almış bu Tarsuslu Yahudi, İsa’yı şahsen tanımıyordu, muhtemelen onun vatanı Celile’yi de öyle. Son akşam yemeğinin betimlenmesi dışında, az sayıda biyografik bilgi aktarır.

Matta ve Luka

Biyografik bilgiler ancak Markos, Matta ve Luka’yla birlikte gelir. İki yüzyıllık yoğun bir metin araştırmasından sonra bugün çoğu bilim adamı, Markos’un 70 yılından hemen önce ağızdan ağza aktarılan bilgilerden «Müjde»sini (Grekçe evangelion) yazdığında hemfikir. Matta ve Luka daha sonra, birbirlerinden bağımsız olarak, Markos İncili, kelam kaynağı ve kendi kaynaklarından 75-100 yılları arasında eserlerini kaleme aldılar. Birbiriyle yakın ilişkili olan bu üç «sinoptik İncil», 100 yılında ve muhtemelen onlardan bağımsız olarak kaleme alınan Yuhanna İncili’nden daha çok bilgi verir.

Ama dört yazar da çoktan hayallere karıştı. Örneğin antikçağ Hıristiyanları Luka’yı, Paulus’a birkaç yolculukta eşlik etmiş Yunan bir hekim sanıyorlardı. Yeni Ahit’te bazı belirtiler bulunmaktadır – Luka, Paulus’un yolculuklarını betimlerken, bazı yerlerde «biz» der; havarinin bir mektubunda «hekim Luka»dan söz edilir.

Antikçağdan kalma Yeni Ahit’in bugüne dek 5.000 dolayında eksiksiz elyazması ya da metin parçası keşfedildi; en eskisi, 125 yılında kaleme alınmış, üzerinde Yuhanna İncili’nin bir kısmı bulunan bir Mısır papirüsü. Ancak tek bir orijinal belge bile muhafaza edilememiş. Yalnızca antik kopyalar var.

Kesin olan, tüm İncillerin çağın dünya dili Grekçede kaleme alınmış olduğu. Yani onlar «çeviri», çünkü Celileli İsa Aramca konuşuyordu. Yine kesin olan, ilk Hıristiyan cemaatlerin bile «işlenmiş», örneğin aynı yazım tarzına sahip versiyonlar ürettirdiği. 150 yılında Yeni Ahit bugünkü haliyle bir araya getirildi. Diğer eski metinler -kelam kaynağı gibi- o günden sonra artık kopyalanmadı ve sonunda unutuldu. En önemli kaynak, çarmıha gerilişinden 100 yılı aşkın bir süre sonra işlenmiş toplama metinler. Böyle kaynaklara dayanarak, otantik olanları daha sonra eklenenlerden ya da değiştirilenlerden ayırt etmek son derece zor. Ve erken dönem Hıristiyanlara önemsiz görünen bilgiler, çoğunlukla sonsuza dek kaybolup gitti.

Sonradan, unutulan metinlerin parçalarının ortaya çıktığı nadir durumlarda da bunun pek yardımı dokunmaz. Örneğin 1945′te Yukarı Mısır’ın Nag Hamadi kentindeki eski bir Hıristiyan kütüphanesinde keşfedilen «Thomas İncili»nin en önemli bölümleri muhtemelen 100 yılından önce kaleme alınmıştır. 144 vecize içerir, her biri «İsa der ki» kalıbıyla başlar – ama Celileli adam hakkında başka hiçbir şey yoktur.

Read More about İsa

İsa

0

Yahudiye Valisi Pontius Pilatus riske girmek istemez. Kudüs’te durum gergindir; bu nedenle Romalı askerler tüm stratejik noktaları tutmuşlardır, öncelikle şehir kapılarını ve Tapınak Dağı’nın (Müslümanlar Haremü’ş-Şerif diye anıyor, İbrani’ce Har ha-Bayt) tepesindeki Antonia kalesini.

Ancak şehri kontrol etmek zordur. Henüz tamamlanmamış olan Tapınak’ın bulunduğu platonun dört bir yanında, tepeler ve vadiler üzerinde alçak, çoğunlukla iki katlı evler uzanıyor. Aralarında sokaklar, meydanlar, dar geçitlerden oluşan bir karmaşa. Normalde burada 40.000 dolayında insan yaşar, şimdi neredeyse bunun dört katı şehre doluşmuştur. Yılın en önemli dini kutlamalarından biri olan Pesah (Hamursuz Bayramı) yaklaşmaktadır.

Golan’daki Yodefat ve Gamladan hacılar akın eder, Celiledeki Kefernahum ve Nasıradan, Erihadan, İskenderiye, Yunanistan ve Romadan. Celileden yayan gelen yüzlerce kişi geceleyecek hanlar arar.

Tapınak Dağı

Satıcılar iki haftadır Tapınak’ın ön avlusunda pazar tezgâhlarını kurmaktadır. Şehrin diğer pazarlarında da tahıl, büyükbaş hayvan, meyve ve odun satılır. Şehrin yukarı kesiminden -Tapınak Dağı’nın batısındaki, rahipler ve soyluların ikamet ettikleri tepe- rahip ailesi Kathros’un aktar dükkânının kokusu gelmektedir.

Ancak bayram günü havasının ardında isyan pusuda beklemektedir. Pesah, İsrail halkının Mısır esaretinden kurtuluşunu anmak için kutlanmıyor mudur? Ve bu halk onlarca yıldır Roma boyunduruğu altında inim inim inlemiyor mudur? Dini duyguları kabarmış bir kalabalık, nefret edilen askeri birlikler, kutsal bir gün, uçsuz bucaksız bir şehir – büyük bir yangın çıkarmak için tek eksik, bir kıvılcımdır.

O sırada, Kudüs surunun üstündeki askerler, bir alay yandaşıyla birlikte Zeytindağı’nı aşıp Kutsal Şehre giren bir adamı gözlemektedir – Kudüs’te daha önce hiç görmedikleri bir adamı.

«Hosanna! [Yalvarıyoruz, kurtar]» diye bağırırlar yabancının önü sıra koşturanlar. «Efendimizin namına gelene şükürler olsun!»

Askerlerden biri, güneydeki şehir kapılarının birinden yapılan bu görkemli girişi Pilatus’a bildirecektir. Valinin tepkisi hakkında bilgi yok ama telaşa kapılmış ve sinirleri öncekinden daha da gerilmiş olsa yeridir.

Yahudi takviminin 9 Nisanı, Roma İmparatoru Tiberius’un hükümdarlığının 17. yılıdır – 2 Nisan 30, Pazar. Romalıları alarm durumuna geçiren o adam Nasıralı İsa’dır ve 120 saat kadar ömrü kalmıştır.

Celile’den gelen kişi dünyanın en büyük dini cemaatini kurar. Neredeyse iki milyar Hıristiyan bugün onun yolundan gidiyor. İki bin yıldır insanlar onun adına ölüme koşuyor ya da onun adına öldürüyorlar. Engizisyoncular onun adına binlerce kişiyi diri diri yakılmaya mahkûm etti. İnananlar onu yüceltmek için katedraller ve darülacezeler kurdu.

Peki ama, adı iki bin yıldır sevgi ve acıyı çağrıştıran bu Nasıralı İsa kimdi? Yaklaşık 300 yıldır bilim adamları, İsa’yı tarihsel boyutuyla kavrayabilmek için, bizi antikçağdan ayıran rivayetlerin sayısız karanlık tabakasını yavaş yavaş ortadan kaldırıyor.

Bu zaman içinde tarihçiler, dinbilimciler, dilbilimciler ve arkeologlar, dört bir yana dağılmış buluntular ve yeniden keşfedilmiş Eski İbranice metinlerden, iki binyıllık bir köy evinin duvarları ve çok eski bir balıkçı teknesinin çürümüş dış kaplamalarından, bir ruhani liderin mezarı ve idam edilmiş birinin iskeletinden, madeni paralar, kitabeler ve taş kaplardan büyüleyici bir yapbozu bir araya getirdiler.

O zamanlar Imperium Romanum’un doğu sınırındaki o yörede insanların nasıl düşündüklerini ve neler umduklarını, nelere inandıklarını ve nelerden nefret ettiklerini ortaya çıkardılar.

Read More about YENİ BİR PROTESTAN TARİKATI MOONCULUK

YENİ BİR PROTESTAN TARİKATI MOONCULUK

0

Koreli Protestan bir din adamı olan Sun Myung Moon henüz 26 yaşında genç bir papazken «Dünya Hıristiyanlarının Birleşmesi İçin Kutsal Ruh Birliği» adıyla bir tarikat kurdu (1946). Bu yüzden 1948′de Protestan Presbiteryen Kilisesi tarafından aforoz edildi, sonra hükümet tarafından hapse atıldı.

1950′de hapisten kaçarak Güney Kore’ye yerleşti. 1952′de yayımladığı, tarikatının kutsal kitabı niteliğindeki «Tanrısal İlke» (The Divine Principle, 1952) adlı kitabında, daha 16 yaşındayken İsa Peygamber’in kendisine göründüğünü ve Hıristiyanları birleştirmesini istediğini öne sürdü. İnsanlığı şeytandan kurtarmak için Tanrı tarafından seçildiğine inanan Moon, komünistleri şeytanın dünyadaki temsilcisi olarak görüyordu. Kore’de ve Japonya’da silah, boya, makine ve ginseng çayı üreten fabrikalar açarak milyonlarca dolarlık bir imparatorluk kurdu.

1970′ terin başında ABD’de misyonerliğe başladı. Harekete katılan gençlerin yanlış yönlendirildiğine inanan ana babaların düşmanlığını çekti. Moon ile karısı, 1973′te iş merkezlerini New York Eyaleti’ndeki Tarrytown’a taşıyarak kurdukları uluslararası yatırım ağını buradan yönetmeye başladı. 1981′de bu tarikatın temel amacının dinsel değil siyasal olduğu yolundaki mahkeme kararıyla, din kurumu olarak vergi bağışıklığı kaldırıldı. 1982′de vergi kaçakçılığından 18 ay hapis ve 25.000 dolar para cezasına mahkûm edilen Moon, 1984′te hapse atıldı.

MUSEVİLER VE HIRİSTİYANLAR

Batı kültürü İncil metinleriyle beslenmiş, Musevi bilginlerinin yorumları ve çalışmalarıyla zenginleştirilmiş bir Musevi-Hıristiyan kültürüdür. Buna rağmen Yahudiler ile Hıristiyanlar düşman kardeşler olmaktan ve bu düşmanlıklarını bir ölçüde bugün de devam ettirmekten geri kalmamışlardır. Tarihlerinin ta başlangıcında, Yahudi kökenli Hıristiyanlar sinagoglardan kovulmuş ve kötü muamel­eye maruz kalmışlardır.

Sonra asırlarca Hıristiyan Kiliseleri Yahudi düşmanlığını elden bırakmamıştır. Bunların bugün de Yahudilere fazla bir sempati besledikleri söylenemez. Bu tutum ve davranış çoğu zaman Yeni Ahit metinlerinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmiştir. Kitabı Mukaddes’ in iki kısmını birlikte okumayı ilke edinen Reform hareketi Hıristiyanlığın Yahudi kökenlerini ortaya koymuş, Katoliklik ile Musevilik arasındaki ilişkiler de gerginliğini muhafaza etmiştir, ikinci Vatikan Konsili iki din arasında bir diyalog başlatmıştır. Konsil özellikle 1965′te yayımladığı Hıristiyanlık Dışı Dinler Üzerine Bildiri’ sinde Katolik Kilisesi’nin Yahudilere karşı haksızlıklarını kabul etmekle bu süreci hızlandırmıştır.

DÜNYADA HIRİSTİYANLIK

1996′da Hıristiyanların sayısı 1,95 milyar, yani dünya nüfusunun yüzde 33′ü olarak tahmin edilmişti. Hıris­tiyanlığın çeşitli kolları XIX. yy’a kadar oldukça istikrarlı ağırlık merkezlerinde yoğunlaşmışlardı: Güney ve Doğu Avrupa ekseriyetle Katolik, Kuzey Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ekseriyetle Protestan, Yunan ve Slav dünyası ise Ortodoks. XVI. yy’dan XX. yy’a kadar Katolik ve Protestan misyonerler Güney Amerika, Afrika ve Asya’da sömürge imparatorluklarının yollarını izlediler. Ortodoksluk ise yüzyılın başından beri güçlü bir diasporaya sahiptir. Görüldüğü gibi üç mezhep de dünyanın her tarafında temsil edilmektedir. Kesin olmamakla beraber, Katolik sayısı 980 milyon, Protestan sayısı 400 milyon, Ortodoks sayısı 220 milyon, Anglikan sayısı 70 milyon ve diğer Hıristiyanlar 280 milyon kadar tahmin edilmektedir.

Read More about Yeni Ahit

Matematikçi ve gök bilimci olan Tales

0

Felsefenin ilkin geliştiği Batı Anadolu’daki İyon’ya ile Güney İtalya’daki Elaa bölgeleri merkezi Grek’ten uzak oldukları için daha fazla özgür ortama da imkan vermiş olması nedeniyle felsefe gelişimin yoğun olduğu yerlerdir.

İyonya okulunun kurucusu Tales, felsefi düşünce tarzının gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Matematikçi ve gök bilimci olan Tales, evrenin çıktığı ilk ilkeyi (arkhe) araştırmış ve bunun su olduğunu ifade etmiştir. Bu düşünceye göre her şey sudan gelir, suya döner. Bu düşüncenin temelinde Sümer tanrısının önce suyu yaratması veya sudan tanrının yaratılması düşüncesi yatsa da, tanrıyı işe karıştırmadan, doğayı kendi öz ilişkileriyle izah etme çabası insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.

İlk doğa felsefecilerinde henüz mitolojiden tam kopuş gerçekleşmemiştir. Bu bir yönüyle düşüncenin gelişim diyalektiği gereği de böyledir. Zaten Tales ve diğer ilk çağ doğa filozoflarının hem Mısır, hem de Babil’de eğitim gördükleri bilinmektedir. Buralarda eğitimlerini alan Anaksimandros ile Anaksimenes, astronomi, fizik ve teknik gelişmeleri insan iradesinin gelişiminin hizmetine sunmuşlardır.

İyonya filozoflarının en önemlisi Epphesos’lu Heraklitos’dur. Felsefesinde öncüllerinin görüşlerini çok aşan köklü bir bakış ve eğildiği sorunların çeşitliliği göze çarpar. Bir nevi ilk doğa filozoflarının attıkları adımlar kapsamlılaştırılarak sürdürülmüştür.

Çelişkilerle dolu bir çelişkiler felsefesidir. Hareket ve değişimin doğasal ve insansal yapıda temel olduğunu ilkin Heraklitos görmüştür. Heraklitos, “dünya birdir, ne tanrı ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan canlı bir ateştir” deyişiyle evrenin, ne tanrılar ne de insanlar tarafından yapılmış olduğunu söyler.

Heraklitos evrensel birliği ve ilişkileri “logos” kavramıyla dile getirir. Logos’un anlam yasası olarak değerlendirebilecek kendi iç yasalarının düzeniyle hareket ettiğini, dıştan hiç bir tanrısal etkiye ihtiyaç duymadan sürekli değiştiğini söylemekte, düşüncesini “bir nehirden geçen suda ikinci kez yıkanamaz”biçiminde formülleştirmektedir. Bu biçimiyle diyalektik düşünce tarzının başlatıcısı olarak kabul görmektedir.

İyonya okulunun etkinliğini Pisagorculuk izler. Pisagorculuk İyonya okuluyla Elea okulu arasında bir geçiş yeri gibidir, bir felsefe olduğu kadar, bir tarikattır. Pisagorcu topluluklar yalnızca erkekleri değil kadınları da içine alır. Pisagor öğrencilerine din, töre ve siyaset de öğretmiştir. Bu bilimlerin tümüne matematalar adını vermiştir. Ki ilk anlamı “insan bilgisinin tümünü kuşatan” demek olan matematik sözcüğü buradan gelir.

Pisagora göre evren

Pisagora göre evren bir sayı uyumudur (harmonia). “Dünyanın kurucu öğeleri zıtlıklardır. Ancak doğadaki bütün zıtlıkların kökü ‘bir’ le ‘çok’ arasındaki zıtlıktır. Oysa saltık (arı) bir, ne tek ne de çifttir. Hem tek hem de çifttir. İlk varlık olan bir noktadır. Nokta, hareketle çizgi hareketli alan hareketle cisim olmuştur. Öyleyse her başka cisim bir başka sayının karşılığıdır. Duyum ve zeka işte bu cisimden çıkar” biçiminde formüle edilen düşüncesiyle evrendeki uyum dilinin müzikle duyulabileceğini öne sürmüştür. Her şeyin temelinde ruhsal varlıkları öngörmekte, maddi ve bedensel gerçeği kafes rolünde görmektedir.

Pisagor’un yaptıkları aslında Sümer ve Mısır yönetimlerine esas teşkil eden ilkelerin güncelleştirilmesi, ve yerel koşullara uyarlanmasıdır. Bu merkezlerden yoğun bir biçimde etkilendiği açıktır. Tıbbın, mimarinin ve müziğin geliştirilmesinde büyük katkıları vardır. İlişkilere sayı, ölçü ve sınırı yerleştirmesi de önemli bir ilerlemedir. İdealist felsefenin ilk temellerini atmıştır.

Read More about Felsefi Düşünüş Tarzının Gelişim Ve Etkileri

Felsefi Düşünüş Tarzının Gelişim Ve Etkileri

0

Toplumsal pratiğin toplum ve doğa güçlerini insan açısından anlaşılır kıldığı bir aşamada insan düşüncesinin mitoloji ve dinle tatmini giderek zorlaşmıştır. Daha ikna edici düşünce biçimlerine ihtiyaç duyulmuştur. Toplumsal pratikten çıkan dersler sonucunda mitoloji ve dinin bir çok hükmü insanlık açısından gülünç durumuna düşmüştür.

Mitolojik düşünüş ile dini düşünüş insan, doğa, evren ve insan-doğa, insan-evren arasında gerçekleşen olaylara neden olarak tanrıların düşüncelerini ve eylemlerini görürken, insanın giderek kendisini dünyayı ve gökyüzünü tanıması ve tecrübeler çıkarması sonucunda önceleri orada olduğu var sayılan tanrıların mevcut olmadığı görüldükçe, doğa yasalarını sezme, ilk madde, ilk neden ve insan nedir? biçimindeki kuşku ve sorgulama tarzıyla felsefi düşünce kendisini göstermeye başlamıştır. Felsefi düşünce tarzıyla insan ilk defa kendi varlığı hakkında kendisine dayanarak açıklama yapmaya başlamıştır.

Felsefi düşünceye yönelme yaklaşımının kendisi bu anlamda yerleşik dogmaları parçalama girişimidir. Tek tanrılı dinler nasıl totemik putları ve tanrılar kurulunu aşarak zihniyet yapısında köklü değişimlere yol açtıysa, felsefi düşünce de tanrısız veya tanrıyı işe karıştırmadan da bunun yaşanabileceğini kanıtlayarak düşünce tarihinin en büyük devrimini yapmıştır.

Temel gücünü kuşkudan

Felsefi düşünüşe genel bir tanımlama getirdiğimizde insan, dünya, evren ve bunların kendi aralarındaki ilişkilerin neler olduğu yine toplum ve birey arasındaki ilişkilerin zorunluluk veya nedensellik sorgulamalarını dile getirir. İnsanın toplumsal gelişimde olay ve olgular karşısında tutum belirlemesinde bakış açılarını oluşturur. Temel gücünü kuşkudan ve bunu temellendiren bilgiden alır. Zaten kelimenin kökeni de, bilgiyi sevmektir.

Bilgi arayışçısı olmak veya felsefe yapmak bir şeyin özünü aramaktır. Felsefe bu noktada her yerde ve her zaman insanlarla birlikte var olmuştur. Antik çağda felsefi düşüncenin gelişimi ve somutluk kazanması yaşanmadan önceki çağlarda da insanlar ilk taşı yontmadaki neden ve ilk totemi simgeleştirme nedeni ile mitolojik kurguların sorunlara getirdiği cevaplarda felsefi etkiler kendisini göstermiştir. Ancak yine de insan aklının insan dışı varlıklara dayalı olarak izah getirmesi dogmatizmin varlık kazanma zeminini oluşturmuştur.

Köleci uygarlığın doruk sürecinde yaşanan toplumsal çelişkiler bu noktada felsefi düşünce tarzının dogmalar karşısında üstünlük kazanması zeminini doğurmuştur. Köleci uygarlığın doğuş merkezlerindeki bulanım ve çözümsüzlük bir yandan daha yumuşatılmış ve etnik bilinci güçlenmiş çevre devletçiklerine yol açarken, diğer yandan ideolojik planda Hz. İbrahim’in tek tanrılı din düşüncesi ile insanın tanrılaşamayacağını temel inanç konusu yapması Zerdüşt’ün tanrılara bağlı olmadan iradeli davranış ahlakını siyasallaştırması ve tek tanrılı dinlerle mistik grupların ortaya çıkması ile felsefi düşüncenin gelişimine elverişli bir ortam gelişmeye başlamıştır.

Üst yapıda bunlar gelişirken, alt yapıda felsefeyi hazırlayan zemin üretim araçlarındaki gelişmelerdir. Özellikle demirin keşfi ve yaygınlaşmasıyla; üretimde sağladığı bolluk, güvenlik, refah ve boş vaktin artması yol açtığı olumlu sonuçlar olmuştur.

Read More about Erkan Mumcu

Erkan Mumcu

0

Eski Kültür Bakan Erkan Mumcu, Pamukkale’yi Koruma Projesi’nin ihaleye açılmasını, rahmetli eski Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun bir yazısına kızarak 18 ay onaylamamıstı. Kendisi Ispartalı olduğu için, Denizli – Isparta ayrımı yaptığını; duygusal davrandığını yerel ve ulusal basında sert bir sekilde elestirmistik. Bu haklı elestirilerimiz sonunda Erkan Mumcu projeyi imzalamak zorunda kalmıstı.

Pamukkale’yi Koruma ve Gelistirme Projeleri Mimarlar Odası’nın Denizli’ye ve Türkiye’ye bir armağanıdır diyebiliriz. Bu nedenle Sayın Vali ve Sayın Rektör gösterdiğimiz duyarlılıktan dolayı bize tesekkür ettiler. Ayrıca Çürüksu Vadisi antik kentlerini; özellikle Laodikeia ve Çevresini Koruma ve Gelistirilmesi’ne iliskin 1/ 25 000 ölçekli nazım imar planı ve ardıllarının yaptırılması; Laodikeia’nın ziyarete açılması, turistlerin ihtiyaçlarını görecek sosyal tesislerin kurulması konusunda Denizli Valiliği’ne bir rapor sunmus bulunuyoruz. Son olarak 3-10 Temmuz 2005 tarihlerinde İstanbul’da yapılan “22.

Dünya Mimarlar Birliği Kongresi”ne iki proje ile katıldık: 1. Pamukkale’yi koruma sürecini anlatan iki dilli bir sergi. 2. Ulusal düzeyde yapılan, çevre konulu, “Dikkat çevreniz kusatıldı!” adını tasıyan, baskanlığını karikatürist Tonguç Yasar’ın yaptığı karikatür yarısması. Bu projelerle dünya mimarlarının huzuruna çıktık. Her iki proje de büyük beğeni gördü.

Denizli merkezindeki tarihi ve kültürel mirası korumak için neler yapıyorsunuz? Pamukkale’yi koruma yönünde somut adımlar atıldı. Ama Denizli’deki sivil mimarlık örnekleri, eski ev ve konaklar, camiler, tarihi mekanlar ne yazık ki korunamıyor. Denizli Ulu Camisi, dönemin belediye baskanı Ali Aygören ve yardımcıları tarafından bir geceyarısı operasyonuyla yıktırıldı. Bu cami Selçuklu döneminin kent içi mimarlık örneklerinden birisiydi. O zamanlar Denizli Mimarlar Odası olarak bu camiyi kurtarmak için çok çaba harcandı; ama bu isin sahibi olması gerekenler sahip çıkmadı. Mustafa Yıldırım, bu camiyi kurtarmak için çok yazılar yazdı.

Külahçıoğlu Un fabrikası

Bu nedenle adını saygıyla anmak isterim. Son yıllarda Hulisi Oral’ın evini kurtarmaya çalısıyoruz. Külahçıoğlu Un fabrikasının korunması ve bir sanayi müzesi haline getirilmesi için projeler hazırlandı. Mülkiyeti Denizli Belediye’sine aitti. Projelerimizi valilik makamına sunmamızdan bir hafta sonra tarihi yapı yandı kül oldu!… Belediye simdi bu küllerden yanan yapıyı yeniden insa etmeye çabalıyor.

Denizli’de hala İstiklal, Fesleğen Mahallelerinde sivil mimarlık örneği olan evler, konaklar var. Bunların korunması, restore edilmesi, kullanıma açılması gerekir. Gelecek nesillere birbirinin benzeri olan beton yapıları değil bu tarihi evleri, bu tarihi değerleri miras bırakabiliriz.

Denizli’nin önünü açmak gerekir. Sanayide ticarette, tarımdaki gelismeler, sanat ve kültür alanındaki gelismelerle birlikte yürümelidir. Ancak bu dengeli gelisme ile Denizli çağdas bir kent olabilir. Verdiğiniz bilgiler için çok tesekkür ederim. Ben de tesekkür ederim.

Read More about Matematikçi ve gök bilimci olan Tales

Aziz (Nazianzos’lu) Gregorius

0

27 Kasim 380-381 arasinda Istanbul, 382-384 arasinda Nazianzos piskoposu olan aziz 329 veya 330′da Nazianzos yakininda Arianzos’da (Gelveri yakini) dogmus, 390 yilinda dogdugu yerde ölmüstür. Bayram günü 25 Ocak’tir. Kappadokya’li kilise babalarindan olan Gregorius Büyük Basileios’un yakin arkadasidir. Kayseri ve Atina’da birlikte olmuslardir. Basileios gibi egitimini tamamladiktan sonra manastir yasamina giren Gregorius’un ayni adi tasiyan babasi da Nazianzos piskoposudur ve Gregorius babasinin ölümüne yani 374 yilina kadar ona asistanlik yapmistir.

379′da Istanbul’a gelir ve piskopos olarak atanir. 381 Istanbul konsilinde görevinden ayrilarak evine döner, son yillarini yazarak inzivada geçirir. Gregorius çok sayida eser vermis bir yazardir, 254 epigram içeren Yunan Antolojisini 8 kitapta toplamis, arkadaslari Basileios ve Nyssa’li Gregorius gibi siirler, söylevler ve bir çok mektup yazmistir. Mektuplarinin arasinda dini mektuplar olarak bilinen Apollinaris’in hiristiyan inançlarina aykiri düsünceleri hakkindaki sözleri de bulunur.

Paphlagonyali Niketas David

Homilyesi (vaazlari); özel bayramlar üzerine uyarilari, aile ve arkadaslar için cenaze söylevleri, din adamlarinin görevleri ve sorumluluklari üzerine risaleler, dogmatik münakasalar için baskentteki meraka karsi elestirileri ve Imparator Julian’in ölümünün iki ayrintili açiklamasini içerir. Yasam öyküsü 7.yy.’da Rahip Gregorius ve Paphlagonyali Niketas David tarafindan yazilmistir (Baldwin-Kazhdan-Nelson-Sevcenko 1991: 880).

Gregorius’un fikirleri kisisel ve ferdidir; mesela hiç evlenmemistir, çocugu yoktur, ahlaki siirlerinin biri bir damadin zamansiz ölümü ve ailesinin acisina agittir (Baldwin-Kazhdan-Nelson-Sevcenko 1991: 881).

Nazianzos’lu Gregorius Homilye’sinin resimli iki kopyasindan biri 11.yy.’a ait Paris gr.510 no.lu yazma, digeri 12.yy. ortasina tarihlenen Sinai gr.339 no.lu yazmadir (Baldwin-Kazhdan-Nelson-Sevcenko 1991: 881).

En önemli üç kilise babasindan biri olan Gregorius kilise apsislerinde Ioannes Khrysostomos ve Büyük Basileios’un yaninda tasvir edilir. Ayird edici özellikleri saçsiz basi, saglikli yüzü ve köseli sakalidir . Homilyesinin kopyalarinda yazar Gregorius masasinda otururken bir Incilci gibi tasvir edilmistir (Baldwin-Kazhdan-Nelson-Sevcenko 1991: 881).

Read More about Aziz (Büyük) Basileios