Ana Sayfa Blog

Antalya Turizminin Başlangıcı

0

Ben Antalya’da turizmin başlangıcını her zaman Dr. Burhanettin Onat’a bağlarım. Antalya’nın tanıtımı için yapılan ilk görsel çalışmalarda ise, dönemin Antalya Valisi İhsan Sabri Çağlayangil, Mahmut Konuk ve İleri Gazetesi sahibi Suphi Türel büyük çaba göstermiştir. Bu çalışmalar kapsamında Konyaaltı Plajı, Aspendos Tiyatrosu, Side ve Yivli Minare’nin ilk posterleri hazırlanmıştır. 1922 yılında Atina’ya yerleşen eski Antalyalı Rumlardan Yorgo Pehlivanidis (Pehlivanoğlu) matbaasında bu posterler basılmıştır Dr. Burhanettin Onat ve Antalya’nın Tanıtımı.

Yorgo Pehlivanoğlu ve Matbaacılık

Yorgo Pehlivanoğlu, Elmalı’nın günümüzde Ayvasıl olarak bilinen “Aya Vasili” köyünden geliyordu. Atina’da Balkanlar’ın en büyük matbaasına sahip olan Pehlivanoğlu, mübadele sonucunda Antalya’dan ayrılan Rumların kurduğu Attaloslular Derneği’nin faaliyetlerinde de önemli bir rol oynamıştır. Bu dernek, Antalya ile ilgili yazdığı iki ciltlik “Antalya” kitabını da Yorgo Pehlivanoğlu Matbaası’nda bastırmıştır. Bu çalışmalar, Antalya’nın tanıtımı için yapılan ilk ciddi adımlar arasında yer almaktadır.

Dr. Burhanettin Onat’ın Tanıtım Çabaları

Dr. Burhanettin Onat, Antalya’nın tanıtımı için büyük bir özveri göstermiştir. Antalya’yı dış dünyaya tanıtma ve turizmi geliştirme çabalarının merkezinde yer almıştır. 1953 yılından itibaren, Antalya Tanıtma ve Turizm Derneği organizasyonunda, Aspendos Tiyatrosu’nda tiyatro gösterileri düzenlenmesine büyük destek vermiştir. Bu etkinlikler, Antalya’nın kültürel ve turistik değerlerini ulusal ve uluslararası ölçekte tanıtmayı amaçlamıştır Istanbul Day Tours.

Antalya Belkıs Tiyatro ve Müzik Festivali

1956 yılında Dr. Onat’ın sağladığı devlet desteği ile Antalya Belkıs Tiyatro ve Müzik Festivali başlatılmıştır. Aynı yıl, Antalya’nın tanıtımı amacıyla hazırlanan ilk kitaplar da yayımlanmıştır. Bunlardan biri “Resimlerle Antalya”, diğeri ise İngilizce olarak hazırlanan “Pictures of Antalya” kitabıdır. Dr. Onat’ın sağladığı katkılar, bu eserlerin basılmasını ve Antalya’nın uluslararası ölçekte tanıtılmasını mümkün kılmıştır.

Dr. Burhanettin Onat, hem milletvekilliği hem de Belediye Başkanlığı görevleri sırasında Antalya’nın turizm potansiyelini her fırsatta vurgulamış, şehir için kültürel ve tanıtım çalışmalarının öncüsü olmuştur. Aspendos’taki tiyatro etkinliklerinden, kitap ve poster çalışmalarına kadar yaptığı katkılar, Antalya’nın modern turizminin temellerini atmıştır. Bugün Antalya’nın uluslararası tanınırlığında Dr. Onat’ın emeği unutulmaz bir yere sahiptir.

Dr. Burhanettin Onat ve Antalya’nın Tanıtımı

0

Dr. Burhanettin Onat, 1950 genel seçimlerinde milletvekili seçilmesiyle Antalya’nın adını Büyük Millet Meclisi’ne taşıyan öncülerden biri oldu. Antalya Milletvekili olarak geçirdiği on yıllık süre boyunca, şehir adeta onun elinde bir turizm neferi hâline geldi. Mecliste fırsat buldukça kürsüye çıkıp bitmek tükenmek bilmeyen bir azimle “Antalya, Antalya…” diyerek şehrin adını insanların belleğine kazıdı Istanbul Day Tour.

Mecliste Antalya Sevgisi

Dr. Onat, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalarda, konunun ne olduğu fark etmeksizin lafı mutlaka Antalya’ya getirirdi. O kadar ki, bir ay içinde tam iki bin kez “Antalya” demiş ve şehrin güzelliklerini anlatmıştı. Meclis Başkanı sık sık sözünü kesip “Lütfen esas konuya dönünüz!” dese de Onat, bıkmadan usanmadan Antalya’yı tanıtmayı sürdürdü. Onun bu azmi, Antalya’nın Türkiye genelinde tanınmasının en önemli etkenlerinden biri oldu Antalya Turizminin İlk Adımları.

Antalya’nın Arkeolojik Mirası

Milletvekilliği ve Belediye Başkanlığı dönemlerinde Dr. Onat, Antalya’daki arkeolojik eserlerin korunması ve restore edilmesi için yoğun çaba gösterdi. Bir gün katıldığı bir resepsiyonda Aspendos Tiyatrosu’nun bir bölümünün yıkıldığı haberi kendisine ulaştığında, smokiniyle Meclis’e koşmuş ve Bütçe Komisyonu’ndan tamirat için ek tahsisat çıkarılmasını sağlamıştı. Bu olay, onun Antalya’ya olan bağlılığını ve kişisel kazanç gözetmeden şehrin çıkarları için çalıştığını gösterir.

Antalya’nın İlk Turistik Rehberi

Dr. Onat, Antalya’yı hem içeride hem de dışarıda tanıtma arzusuyla kollarını sıvadı. Antalya’yı Tanıtma ve Turizm Derneği adına “Antalya” adlı bir kitap yazdı. Kitabında kendi çektiği fotoğrafları kullanarak, şehrin turistik değerlerini etkili bir şekilde tanıttı. Bu eser, Antalya için yayınlanan ilk turistik kılavuz ve broşür olma özelliği taşımaktadır. Kitap sayesinde Antalya, hem yurtiçinde hem de yurtdışında tanınmaya başlandı ve turizmin gelişmesine önemli katkılar sağladı.

Dr. Burhanettin Onat, Antalya’ya olan sevgisi ve bitmek tükenmek bilmeyen azmiyle şehrin tanıtımına büyük hizmetlerde bulundu. Meclisteki konuşmalarından kitap çalışmalarına, arkeolojik eserlerin korunmasından turistik rehberlerin hazırlanmasına kadar tüm çabaları, Antalya’nın modern turizm tarihinin temellerini atmıştır. Bugün Antalya’nın tanınmış bir turizm merkezi olmasında onun emeği unutulamaz.

Antalya Turizminin İlk Adımları

0

Antalya’nın tanıtılması konusunda atılan ilk adımlar, şehrin güzelliklerine hayran olan ve Antalya’yı dünya çapında tanıtmayı amaçlayan Dr. Burhanettin Onat ile Antalya Lisesi İngilizce Öğretmeni Osman Batur tarafından atıldı. Bu öncüler, Antalya’yı sadece yerel halkın değil, tüm dünyanın keşfetmesini hedeflemişti Antalya Turizminin Başlangıcı.

Turizm Derneğinin Kuruluşu

1949 yılında Dr. Burhanettin Onat ve Osman Batur, Antalya’da önemli bir adım atarak Antalya’yı Tanıtma ve Turizm Derneği’ni kurdu. Dernek, eski belediye binasının alt katında, eskiden Müdafai Hukuk Teşkilatı’nın çalıştığı odada faaliyete geçti. Derneğin üyeleri, genellikle Antalya Lisesi’nde görevli yabancı dil öğretmenlerinden oluşuyordu. Bu girişim, Antalya turizmi açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Derneğin başkanlığını sonraki yıllarda farklı kişiler üstlendi. Muammer Özsoy, Atalay Tüzün ve Kemal Akalın gibi yabancı dil öğretmenlerinin yanı sıra Ahmet Bulut, Hakkı Tuğ ve Yılmaz Saydam gibi farklı mesleklerden Antalyalılar da derneğin yönetiminde görev aldı. Bu çeşitlilik, derneğin şehrin tanıtımı konusunda daha geniş bir etki yaratmasını sağladı.

Yabancılara Destek ve Rehberlik

Dernek üyeleri, yabancı dil bilen kişilerdi. Antalya’ya gelen ve tercümana veya rehbere ihtiyaç duyan yabancılara ücretsiz hizmet veriyorlardı. Bu hizmet, Antalya’yı ziyaret eden turistlerin şehirle daha kolay ve doğru bir şekilde iletişim kurmasını sağlıyordu. Benim profesyonel turist rehberliği mesleğini seçmemin nedeni de ortaokul yıllarında yabancı dile olan ilgim ve bu derneğe üye olmamdan kaynaklanmıştır Istanbul Tour Guide.

Antalya Tiyatro ve Müzik Festivali

1949 yılında kurulan dernek, ilerleyen yıllarda Antalya Tiyatro ve Müzik Festivali’nin de temellerini attı. 1964 yılında Altın Portakal Film Festivali’ne dönüşecek olan bu etkinlik, Antalya turizminin gelişiminde önemli bir kilometre taşı oldu. Dernek, 1980’li yılların başına kadar Antalya’nın kültür ve turizm faaliyetlerine büyük katkılar sağladı.

Antalya’yı dünyaya tanıtmak için atılan bu adımlar, şehrin bugün bir turizm merkezi hâline gelmesinin temelini oluşturdu. Antalya’yı Tanıtma ve Turizm Derneği, hem yerel halkın katılımını sağladı hem de şehrin kültürel ve doğal güzelliklerini uluslararası ölçekte tanıtmayı başardı. Bu öncülük, Antalya’nın bugünkü turizm başarısının en önemli dayanaklarından biridir.

Titus Tüneli ve Beşikli Mağara

0

Antik Çağ’ın en etkileyici teknik ve mimari eserlerinden biri olan Titus Tüneli, Musa Dağı’nın batı yamacına inşa edilmiştir. Bu kanal, sel sularını limana yönlendirmek ve limanın taş ve toprakla dolmasını önlemek amacıyla yapılmıştır. Tünelin yaklaşık 150-200 metre batısında, Beşikli Mağara adı verilen kayaya oyulmuş bir nekropol alanı yer almaktadır. Birkaç kattan oluşan bu mezar alanı, depremler nedeniyle kısmen tahrip olmuştur. Üç kemerli ve sütunlu bir girişe sahip olan bu alanda, Hatice Pamir önderliğinde yapılan incelemelerde 93 adet mezar tespit edilmiştir. Arkeolojik bulgulara göre, Beşikli Mağara MS 1. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar aktif olarak kullanılmıştır Samandağ Tarih ve Doğa İç İçe.

Antakya’daki Antik Mabetler

Samandağ ve çevresinde önemli dini yapılar bulunmaktadır. Bunların başında Dor (Zeus) Mabedi gelir. Bu mabet, bölgedeki St. Simon Manastırı ve çevresindeki diğer kilise ve mabetlerle birlikte bir üçgen oluşturacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu mimari düzen, bölgenin dini ve kültürel yapısına ışık tutmaktadır.

Antakya’nın bir diğer önemli dini yapısı ise Bestami Hazretleri Türbesidir. İran’ın Bistami şehrinde doğan Bestami, 776-846 yılları arasında yaşamış ünlü bir İslam bilginidir. Türbe, Antakya’ya yaklaşık 4 km mesafedeki bir tepe üzerine inşa edilmiştir ve Anadolu’dan gelen birçok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

Arkeolojik Höyükler Alalakh ve Tayinat

Antakya çevresinde keşfedilecek en önemli arkeolojik alanlardan biri Alalakh (Tell Atchana) Höyüğüdür. Reyhanlı yolu üzerinde bulunan bu höyük, yaklaşık 600 metre çapındadır ve MÖ 3500’te başlayan yerleşim katmanlarına sahiptir. Höyükte 4. ve 7. tabakalar arasında MÖ 19. ve 15. yüzyıla ait kalıntılar yer almaktadır. Kazılar halen Prof. Dr. Aslıhan Yener ve Toni J. Wilkinson önderliğinde, Chicago Üniversitesi adına devam etmektedir Turkey Private Tours.

Bir diğer önemli höyük ise Tayinat Höyüğüdür. Bu höyükte yürütülen kazılar, Prof. Dr. Ümit Harrison tarafından yönetilmektedir. Bu höyükler, Amik Ovası’ndaki Asi Nehri üzerinden geçilen Demir Köprü ile ulaşılabilecek alanlar arasında yer almaktadır.

Antakya’nın Kalesi ve Su Yapıları

Demir Köprü adını taşısa da, tamamen taştan inşa edilmiş ve ilk olarak Roma Çağı’nda yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde onarılan köprü, günümüzde Orta Çağ mimarisini yansıtmaktadır. Antakya çevresinde ayakta kalan diğer önemli yapılar arasında Koz Kalesi, Bakraz Kalesi, su kemerleri, İsos Tiyatrosu ve Kinet Höyük yer almaktadır. Bu eserler, Antakya ve çevresinin tarih boyunca stratejik, kültürel ve dini önemini gözler önüne sermektedir.

Samandağ Tarih ve Doğa İç İçe

0

Samandağ ilçesi, Antakya’nın en ilginç ve dikkat çekici yörelerinden biridir. Doğası, tarihi, denizi ve mitolojik öyküleriyle ünlüdür. İlçenin eski adı Süveydiye iken, günümüzdeki adı Samandağ olarak kullanılmaktadır. Bu ismin kökeniyle ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır: Birincisi, “Samanda” kelimesinin “kutsal ana tapınıcısı” anlamına geldiğidir. İkinci görüşe göre ise, ilçenin adı St. Simon Stilit isminin zamanla değişmesi sonucu “Samandağ” biçimine dönüşmüştür.

Samandağ, hem doğası hem de tarihi mekanlarıyla ziyaretçilerine benzersiz deneyimler sunmaktadır. İlçede, deniz kenarında yer alan Hz. Hızır ve Hz. Musa’nın buluştuğu yer her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Ayrıca Samandağ’da, tarihi yapıları ve kilisesiyle dikkat çeken Ermeni Vakıf Köyü bulunmaktadır. Köy, Samandağ merkeze yaklaşık 8 km uzaklıktadır ve otomobil veya otobüsle rahatça ulaşılabilmektedir. Günümüzde köyde yaklaşık 200 Ermeni vatandaşı yaşamını sürdürmektedir Turkey Private Round Tour.

Samandağ-Çevlik Sahilleri

Samandağ’ın doğal güzellikleri arasında Çevlik sahilleri öne çıkmaktadır. Yaklaşık 13 km uzunluğundaki bu kumsal, Türkiye’nin en uzun sahillerinden biridir ve caretta-caretta kaplumbağalarının yaşam alanı olarak büyük öneme sahiptir. Ayrıca sahilin Keldağ ile birleştiği bakir koylar, soyu tükenmekte olan Akdeniz foklarının korunmasına ev sahipliği yapmaktadır. Çevlik sahilleri, aynı zamanda sualtı sporları ve doğa turizmi için de ideal alanlar sunmaktadır.

Titus Tüneli Antik Roma Mirası

Çevlik’teki en önemli tarihi eserlerden biri Titus Tünelidir. Bu tünel, Musa Dağı’nın denize bakan batı yamacına inşa edilmiştir ve MS 1. yüzyılda baba ve oğul olan iki Roma imparatoru tarafından yaptırılmıştır. Tünelin uzunluğu 1340 metre olup, 330 metresi kapalıdır. Genişliği 4-5 metre olan tünelin yüksekliği bazı bölgelerde 20-25 metreye kadar ulaşmaktadır Antakya’daki Katolik Kilisesi.

Titus Tüneli, özellikle Antik Çevlik Limanı’nın sel ve taş birikintilerinden korunması amacıyla yapılmıştır. Tünel, sellerle gelen suları limanın kuzey tarafına kanalize ederek limanın güvenliğini sağlamaktadır. Bu özelliğiyle hem mühendislik harikası hem de antik dönemin ileri düzey su yönetim tekniklerini yansıtan bir yapıdır.

Samandağ Tarih, Kültür ve Doğa

Samandağ, tarihi ve doğal zenginlikleriyle hem kültür turizmine hem de doğa turizmine büyük katkı sunmaktadır. Antik yapıları, sahilleri, mitolojik öyküleri ve geleneksel köy yaşamı ile ziyaretçilerine hem keşif hem de huzur dolu bir deneyim yaşatmaktadır. İlçe, ziyaretçilerine geçmişi ve doğayı bir arada sunan eşsiz bir destinasyon olarak öne çıkmaktadır.

Antakya’daki Katolik Kilisesi

0

1852 yılında, Sultan Abdülmecid Han’ın izniyle Antakya’da bir Katolik Kilisesi inşa edilmiştir. Günümüzdeki Katolik Kilisesi ise yaklaşık 150 yıllık bir ev ve müştemilatı satın alınarak yapılmıştır. Kilise, Antakya’nın eski Musevi Mahallesi içinde yer almakta olup, tarihi ve kültürel açıdan oldukça önemlidir. Uygun saatlerde kilise ziyarete açıktır; ziyaretçiler, Peder Dominiko’nun tatlı sohbeti ve kiliseyle ilgili açıklamalarıyla tarihi ve dini bilgiler edinme fırsatı bulabilmektedir Titus Tüneli ve Beşikli Mağara.

Kilise, konumu açısından dikkat çekicidir. Kuzeyine bitişik olarak Sermaye Camii yer alır. Bu cami, 1719 yılında Sarımi Hacı Halil tarafından onarılmıştır. İlginç bir şekilde, bu iki ibadethanenin tam karşısında Antakya’nın tek havrası bulunmaktadır. Antakya’nın tarih boyunca yaşayan Musevi toplumundan birkaç aile hâlâ bu bölgede sakin bir hayat sürmektedir. Antakya’daki diğer aktif kiliselerden biri ise Protestan Kilisesidir.

St. Simon Manastırı

Antakya’ya bağlı Samandağ yolu üzerinde, Nahırlı Köyü civarında, tepe üzerine inşa edilmiş kesme taşlardan büyük bir manastır bulunmaktadır. Bu manastır, Hristiyan aleminin en ünlü manastırlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Manastır, özellikle St. Simon Stilit ile anılmaktadır. Aziz Simon, MS 541-592 yılları arasında yaklaşık 15-20 metrelik bir sütun üzerinde yaşamış, mucizeleriyle çevresinde ün kazanmış ve yöre halkı yıllarca kendisinden yardım ve mucizeler talep etmek için manastırı ziyaret etmiştir. St. Simon’un üzerinde yaşadığı sütunun kaidesi hâlâ manastırın merkezinde görülebilmektedir.

Manastıra ulaşım oldukça kolaydır ve Antakya’ya yaklaşık 15 km mesafededir. Bu manastır, sadece dini bir merkez olmanın ötesinde, bölgenin tarihî ve kültürel mirası açısından da büyük öneme sahiptir.

Antakya’da Dinler Arası Yakınlık

Antakya, tarih boyunca farklı dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı bir merkez olmuştur. Katolik Kilisesi, Sermaye Camii ve havra gibi yapılar, kentin bu çok kültürlü ve kozmopolit yapısını gözler önüne sermektedir. Hristiyanlık ve Yahudilik tarihinin izlerini taşıyan bu yapılar, hem yerli halk hem de ziyaretçiler için önemli birer tarihî ve kültürel miras niteliği taşımaktadır Turkey Private Guide.

Ziyaretçiler, kilise ve manastırları gezerek hem Antakya’nın dini tarihine tanıklık edebilir hem de bölgenin mimari ve kültürel çeşitliliğini gözlemleyebilirler. Bu açıdan Antakya, tarih ve inanç turizmi açısından Türkiye’nin en değerli şehirlerinden biri olma özelliğini korumaktadır.

Sultan III. Selim Döneminin Sonu ve Boğaziçindeki Sessizlik

0

Sultan III. Selim döneminde yaşanan kanlı isyanlar, yalnızca Osmanlı’nın siyasi hayatında değil, Boğaziçi’nin kültürel yaşamında da derin izler bırakmıştır. Bu dönemde Boğaziçi’nin meşhur mehtap âlemleri, kısa bir süreliğine de olsa duraklamıştır. Ancak bu zarif eğlenceler hiçbir zaman unutulmamış, İstanbul halkının hafızasında yerini korumuştur.

Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasıyla birlikte, devlet içindeki karışıklıklara rağmen Boğaziçi yeniden canlanmıştır. Savaşların gölgesinde bile halk, Boğaz sularında ay ışığı altında eğlenmeye devam etmiştir. Bu gelenek, Sultan Abdülmecid devrinde de aynı canlılıkla sürmüştür Boğaziçinde Mehtap Âlemleri.

Cevdet Paşa’nın Kaleminden Boğaziçi

Tarihçi Cevdet Paşa, Sultan Abdülhamid’e sunduğu “Mârûzât” adlı eserinde, Abdülmecid döneminin Boğaziçi manzarasını şu sözlerle anlatır:

“O zamanlar Boğaziçi, adeta cennetten bir köşe gibiydi. Özellikle mehtaplı gecelerde deniz yüzeyi kayıklarla dolup taşar, sanki bir tablo gibi görünürdü. En güzel mehtap manzaraları ise Bebek ve Büyükdere koylarında seyredilirdi. Halk, gümüş servileri andıran ay ışığını izlemek için kimi zaman Büyükdere’ye gider, kimi zaman Bebek sahillerine inerdi. Bu manzaralar şairlere ilham verir, ‘gümüş servi’ mazmunuyla birçok güzel şiir yazılırdı.”

Cevdet Paşa, eserinde kendisinden de söz eder:

“Doğruları söylemek gerekirse, ben genellikle resmi yazılarla meşguldüm; ancak İstanbul’da böylesine güzel rüzgârlar estikçe, ben de bu zevke tamamen kayıtsız kalamadım. Şairliği bir kenara bırakmış olmama rağmen, mehtaplı gecelerde gümüş servi üzerine şiirler yazarak, mehtapçılara ve şair dostlarıma katıldım Guided Turkey Tours.”

II. Abdülhamid Döneminde Mehtap Âlemleri

Boğaziçi mehtap âlemlerinin son parlak dönemi, Sultan II. Abdülhamid devrine rastlar. Bu dönemde düzenlenen eğlenceler, hem zarafet hem de sükûnet bakımından öncekilerden farklı bir karakter taşır. Ancak o yılların anıları, sonradan yazılan bazı yazılarda abartılı, yapmacık ve süslü ifadelerle anlatılmıştır.

Buna rağmen, bu çağın en zarif ve doğru tanıklıklarından biri, edebiyatımızın önemli ismi Abdülhak Şinasi Hisar’a aittir. Onun “Boğaziçi Mehtapları” adlı eseri, bu gelenekleri en güzel şekilde yansıtır. Adeta İstanbul Ansiklopedisi’nin bir devamı niteliğindedir; Boğaziçi’nin geçmişteki ruhunu, zarafetini ve duygusal derinliğini anlatır.

Boğaziçinde Mehtap Âlemleri

0

Boğaziçi, sadece İstanbul’un değil, bütün Osmanlı kültürünün en zarif eğlence mekânlarından biriydi. Ay ışığı altında parlayan suları, yemyeşil korularıyla birleşince, geceyi adeta büyülü bir tabloya dönüştürürdü. Rivayete göre, bu kadar güzel bir manzara altında insanlar uyuyamaz, ayın ışığı onları uykudan alıkoyardı. Boğaz sularında ayın gümüş yansımasıyla birlikte, Kanlıca ve İstinye gibi yerlerde bülbüllerin gece boyunca süren ötüşleri duyulurdu. Bu kuşların nağmeleri, yüzyıllar boyunca kayıklarda oturanlar tarafından hayranlıkla dinlenmiştir. Doğanın bu büyüleyici güzelliği karşısında insanlar da sessiz kalmamış; şiirleriyle, müzikleriyle ve sevgilileriyle Boğaz’a ayrı bir ruh katmışlardır.

Lâle Devri’nden 19. Yüzyıla Uzanan Zevk ve Safa

Boğaziçi’nde mehtap âlemleri en parlak dönemini 19. yüzyılda yaşamıştır. Ancak bu geleneğin temelleri daha eskiye, 18. yüzyılın ilk yarısındaki Lâle Devri’ne kadar uzanır. O yıllarda Boğaz kıyılarına “Şerefâbâd”, “Feyzâbâd”, “Hümâyunâbâd” gibi zarif isimler verilen köşkler yapılmış, bu mekânlarda sabahlara kadar süren sohbetler, müzikli eğlenceler düzenlenmiştir. Geceler gündüzlere eklenmiş, İstanbul’un seçkinleri kadar halk da bu neşeye ortak olmuştur Guided Tours Turkey.

Boğaziçi, sadece bir doğal güzellik değil, aynı zamanda İstanbul’un sosyokültürel hayatının da kalbiydi. Mehtaplı gecelerde sazlar çalınır, şiirler okunur, dostluklar pekişirdi.

Cevdet Paşa’nın Kaleminden Sultan Selim Dönemi

Ünlü tarihçi Cevdet Paşa, “Tarih-i Cevdet” adlı eserinin sekizinci cildinde, Hicri 1222 (Miladi 1807) yılı olaylarını anlatırken Sultan III. Selim döneminin eğlence anlayışını şöyle tasvir eder:

Sultan Selim, yaradılış itibarıyla ince ruhlu, sanat ve dost meclislerine düşkün bir hükümdardı. Çevresindekiler de onu eğlenceye, sohbetlere ve gezintilere teşvik ederlerdi. Halk da bu neşeli yaşam tarzına katılınca, İstanbul’un seyrü sefaları artmış, Boğaziçi kayıklarla dolmuştur.

Geceleri yapılan mehtap gezintileri, Sultan I. Ahmed zamanındaki meşhur “çırağan eğlenceleri”ni bile geride bırakmıştı. Sultan Selim’in şiire, yazıya ve özellikle musikiye olan ilgisi sayesinde dönemin şairleri ve bestekârları büyük ilgi görmüş, sanat gelişmiştir.

Rusya seferinin sona ermesinden sonra birkaç yıl boyunca İstanbul, Kâğıthane, Boğaziçi ve Çamlıca halkla dolup taşmış; herkes kederden uzak, korkusuz bir şekilde eğlenmiştir. Askerler bile bu neşeli âlemlere katılmış, toplumun hemen her kesimi Boğaz’ın o eşsiz mehtap gecelerinde bir araya gelmiştir.

Boğaziçi Gecelerinin Zarafeti

O dönemlerde yaz geceleri, hanendeler (şarkıcılar) ve sazendeler (çalgıcılar) kayıklara alınır, ay ışığı altında gezintiler yapılırdı. Bu eğlenceler o kadar düzenli ve zarifti ki, hiçbir zabit (görevli) bu seyrin keyfini bozacak bir müdahalede bulunmazdı Boğaziçinde Kayık ve Sandal Kültürü.

Boğaziçi mehtap âlemleri, İstanbul’un en güzel, en huzurlu dönemlerinden birini temsil eder. Hatta Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, “riyâdan uzak, samimi dervişler ve bilge kişiler bile” bu neşeye dayanamaz, kayıklarda yapılan bu zarif eğlencelere katılırlardı.

Boğaziçinde Kayık ve Sandal Kültürü

0

Boğaziçi, yüzyıllar boyunca sadece İstanbul’un değil, tüm Osmanlı coğrafyasının en zarif ve hareketli bölgelerinden biri olmuştur. Bu güzelliğin en canlı unsurlarından biri de kayık ve sandallardır. Boğaz sularında süzülen kayıklar; piyade, yağlı piyade, pazar kayığı, dalyan kayığı, balıkçı kayığı veya balıkçı sandalına kadar çeşitli türlerdeydi. Her biri belirli bir amaca hizmet ederdi. Piyadeler genellikle ulaşım için kullanılırken, dalyan ve balıkçı kayıkları geçim aracıdır. Bu tekneler, Boğaziçi’nin hem ekonomik hem de kültürel yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı Sultan III. Selim Döneminin Sonu ve Boğaziçindeki Sessizlik.

“Boğaziçi’nde Kavga Var!” Deyimi

“Boğaziçi’nde kavga var” ifadesi, halk arasında neşeli sofralarda kullanılan eski bir deyimdir. Hüseyin Kâzım Bey, “Büyük Türk Lügati” adlı eserinde bu sözün “yemek yemek” anlamında kinayeli bir şekilde kullanıldığını belirtir. Ancak bu ifade her ortamda değil, özellikle keyifli kalabalık sofralarda, mesirelerde veya büyük aile yemeklerinde söylenirdi City Tours Istanbul.

Bir paşanın yalısında verdiği zengin bir ziyafet sırasında, gülümseyerek, “Devlet işlerini bir kenara bırakalım efendim, şimdi Boğaziçi’nde kavga var!” demesi, bu deyimin nükteli ve zarif bir kullanımına örnektir.

Boğaziçi’nin Hayırlı Satıcıları

Bir zamanlar Boğaziçi’nin iki kıyısı boyunca, yalıların önünden geçen kayıklı seyyar satıcılar görülürdü. 20. yüzyılın başlarına kadar bu gelenek devam etmiş, özellikle manav kayıkları büyük ilgi görmüştür. Bu satıcılar, kayıklarını meyve ve sebzelerle doldurur, yalıların pencerelerinin hemen önünden geçerken mallarını bağırarak satarlardı.

Satıcıların sesleniş tarzı, şehir içindeki manavların ses tonuna benzerdi. Kayıklı satıcılar sadece manavlarla sınırlı değildi; Rum tuhafiye satıcıları da kayıklarına birkaç top basma, pazen veya patiska koyar, “Metaksas!” diye seslenerek mallarını tanıtırdı.

Bu satıcıların çoğunun belirli müşterileri olurdu. Sipariş üzerine mal getirir, hatta veresiye satış yaparlardı. Böylece yalı halkının küçük ihtiyaçlar için İstanbul’a gitmesine gerek kalmazdı. Bu hizmet, Boğaziçi yaşamının zarif ve pratik yönlerinden birini oluştururdu.

Boğaziçi’nde Gece Âlemleri

İstanbul’un geçmişinde unutulmaz bir yere sahip olan “Boğaziçi âlemleri”, özellikle 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında en parlak dönemini yaşamıştır. İtalya ve Balkan Savaşları öncesi dönemde, şehir halkı ekonomik kaygılardan uzak, huzurlu bir refah içindeydi.

Yaz geceleri ay ışığı altında, sazlı-sözlü eğlenceler düzenlenir; dost grupları kayıklara binerek Boğaz’ın serin sularında dolaşırdı. Kimi zaman bu geziler, bir mahbub veya sevgiliyle baş başa geçirilen romantik anlara da sahne olurdu. Yalıların ışıkları suya vurur, koruların gölgeleriyle birleşerek benzersiz bir manzara oluştururdu.

Bu âlemler, İstanbul’un zarafetinin ve Boğaziçi’nin eşsiz güzelliğinin bir sembolüydü.

İmparator Justinianos ve Nika Ayaklanması

0

İmparator Justinianos, 527 yılında Doğu Roma (Bizans) tahtına geçtikten sonra, Konstantinopolis’te çeşitli sosyal ve siyasi karışıklıklar yaşanmıştır. Bu dönemde halk arasında siyasi ayrımcılıklar belirginleşmiş, bu da büyük bir halk hareketine zemin hazırlamıştır. 532 yılında çıkan Nika Ayaklanması, halkın yöneticilere karşı duyduğu öfkenin açık bir göstergesi olmuştur.

İsyan sırasında sarayı terk etmeyi düşünen Justinianos, eşi Theodora’nın cesurca uyarısı ile kararından vazgeçmiş ve tahtta kalmaya devam etmiştir. Bu kararlılığı sayesinde isyan bastırılmış ve imparatorluk güçlü bir şekilde yoluna devam etmiştir Fetihten Önce Konstantinopolis.

İmar Faaliyetleri ve Ayasofya’nın Yeniden İnşası

Justinianos’un en önemli icraatlarından biri, imparatorluk genelinde başlattığı geniş kapsamlı imar faaliyetleri olmuştur. Hem şehirleri güzelleştirmiş hem de halkın güvenini yeniden kazanmıştır. Dönemin tarihçisi Prokopios, bu çalışmaları Yapılar adlı altı kitapçıkta toplamıştır. Bu kitapçıkların ilk bölümü, Konstantinopolis ve çevresindeki yapıları kapsamaktadır.

Nika Ayaklanması sırasında büyük zarar gören, Konstantinopolis’in sembol yapısı Megale Ekklesia (Büyük Kilise) yani bugünkü adıyla Ayasofya, Iustinianos döneminde baştan sona yeniden inşa edilmiştir. Ayasofya, Roma’nın anıtsal mimarisi ile Helen dünyasının teknik bilgisinin birleşimi sonucu ortaya çıkan, Hristiyan dünyasının en büyük mimari başarılarından biri sayılmıştır Customized Sofia City Tours.

Ayrıca Aya İrini Kilisesi’nin onarımı, Augustaion Meydanı’ndaki Iustinianos’un bronzdan yapılmış atlı heykeli ve birçok kamu yapısı da bu dönemin eserlerindendir. Tüm bu yapılar, Bizans’ın görkemini ve dini gücünü yansıtmıştır.

Felaketler Dönemi Veba, Depremler ve Savaşlar

yüzyılın sonlarına doğru Bizans İmparatorluğu, veba salgınları, depremler ve savaşlarla zor bir döneme girmiştir. Bu olaylar sadece halkı etkilemekle kalmamış, aynı zamanda imparatorluğun mali gücünü de sarsmıştır. Sasani Persler ile yapılan savaşlar, Konstantinopolis’in surlarına kadar gelen tehditlerle sonuçlanmıştır.

Bu zorlu dönemde Arap akınları da başlamıştır. Araplar, Bizans’ın zayıflamasından yararlanarak Yakın Doğu’da hızla ilerlemiş ve bu bölgelerde Hristiyan nüfusu etkileyerek dini yapıyı da etkilemiştir.

İkonoklazma Dönemi (726–842)

Bu dönemin bir başka önemli olayı da İkonoklazma (resim kırıcılık) hareketidir. 726 yılında başlayan bu dini tartışmalar, 842’ye kadar sürmüştür. İkonoklazma döneminde, özellikle kiliselerde yer alan figürlü dini resimler (ikonalar) yasaklanmış, bu görüntüler kazınmış ya da tamamen yok edilmiştir. Taşınabilir ikonalar ve dini yazmalar da bu dönemde yakılmıştır.

Bu dönemde sanatta figür yerine haç motifi, geometrik desenler, hayvan ve bitki motifleri kullanılmaya başlanmıştır. Örnek olarak, Aya İrini Kilisesi’nin apsisinde yer alan mozaik haç, bu anlayışın en dikkat çekici uygulamalarından biridir.

Justinianos dönemi, hem siyasi hem mimari hem de dini açıdan Doğu Roma İmparatorluğu’nun dönüm noktalarından biri olmuştur. Nika Ayaklanması gibi büyük tehditler karşısında alınan cesur kararlar, önemli yapılarla güçlendirilen kent dokusu ve uzun süren dini tartışmalar, Bizans’ın tarihine damga vurmuştur. Ayasofya ve Aya İrini gibi yapılar ise bugün hâlâ bu büyük mirasın en güçlü sembolleridir.